|
|
ECDADIMIZIN EŞSİZ FEDAKARLIKLARI VE MEHMETÇİĞİN HALETİ RUHİYESİ Çanakkale savunması destanlara geçecek nitelikteki kahramanlık ve fedakarlık
örneklerinin şahikaya ulaştığı bir savunmadır. Orada Anadolu’nun kuş uçmaz kervan göçmez
köylerinin şehir görmemiş çobanları ile gencecik öğrenciler, subaylar, öğretmenler, doktorlar
daha niceleri birbirleriyle bütünleşmiş ve yekpare bir siper halinde aşılmaz engel olmuşlardır.
Birlik ve beraberliğini sağlayan Türk milletinin nelere kadir olduğu orada görülmüştür.
Orada Mehmetçik vatanın bir karış toprağını düşmana bırakmamak için vücudunu parça parça
toprağa bırakmıştır.
Çanakkale bir milletin bütün tarihini şerefle yüceltmeye yetecek bir destandır.
Çanakkale’de kuvvetler arasında denge diye bir şey yoktur. Orası zaman zaman bir
manganın bir taburla, adi ateşli bir topun en güçlü harp gemileriyle dövüştüğü yerdir. Böyle
bir yerden Türk milletinin zaferle ayrılması ancak ve ancak Mehmetçiğin göğsündeki imanın
vatan sevgisiyle bütünleşmesinin ve neticede Yüce Allah’ın yardımlarının sonucudur.
İşte bu bütünleşmenin doğurduğu fedakarlıklardan birkaç örnek:
Harbin bütün şiddetiyle devam ettiği bir sırada Bigalı Ali Çavuşun eli
aldığı bir şarapnel darbesiyle kopma noktasına gelmiştir. Elin yere düşmesine
zayıf bir deri parçası mani oluyordu. Ali Çavuş bu haliyle Komutanın karşısına
çıkar ve sol elindeki çakıyı uzatarak;
-- Şunu kesiver kumandanım....!!! der.
Bu üç kelimelik cümlede öyle yıldırıcı, ürpertici bir istek, öyle bir
mecburiyet ifadesi vardı ki, kumandan gayri ihtiyari çakıyı alarak derinin
ucunda kanlar içinde sallanan eli koldan ayırıverir.
Ali Çavuş yalnız elini değil çok geçmeden hayatını da memleketin
şerefini ve namusunu korumak uğruna feda etti. İngiltere’nin Çanakkale’deki Kara Kuvvetleri Komutanı İan Hamilton
hatıralarında savaştan önce gördüğü bir rüyadan bahseder. ”Helles kıyılarında
boğulmak üzereydim. Boğazımı demir kıskaç gibi sıkan bir el beni suyun dibine
doğru çekiyordu. Uyandığım zaman kan ter içerisindeydim ve titriyordum. O an
için çadırımda biri var zannettim. Sanki biz daha buralara gelmeden akıbetimiz
kararlaştırılmıştı.“
Kim diyebilir ki Hamilton’un rüyasında gördüğü demir kıskaç gibi el,
Ali Çavuşun kolundan ayrılıp toprağa karışan eli değildi ? Hamilton şunu da çok
bilmeliydi ki bizde eski savaşlarda şehit olanlar yeni savaşlara katılır ve
dolaşırlar çadır çadır.
Vanlı İsmail, Nur-ül Bahir gemisinde nöbet tutmaktadır. Birden gecenin
karanlığını titreten derin bir gürültüyle dikkat kesilir. Uzaklardan yakamozlar
saçarak küçük bir nesne hızla gemiye doğru yaklaşmaktadır. Bu bir torpidodur ve
gemiyi batırmaya ahdetmişçesine hedefini şaşırmayacağa benziyordur. Gambotun
kenarına doğru sıçrar İsmail. Kısa bir bekleyişten sonra kendini denize atar. Az sonra
büyük bir gürültü duyulur ve İsmail zerrelere bölünür. Torpidoyu vücudu ile karşılamıştır.
Fırlayan parmakları gambota düşer. İsmail’den geriye bu parmak parçaları ve az önce
mırıldandığı Kelime-i Şahadet kalır.
Bu ne fedakarlıktır. Bu nice yiğitliktir. Bu ne biçim bir vatan
sevgisidir. Bu ne güzel bir görev aşkıdır.
İngilizlerin mağrur zırhlısı ve amiral gemisi Queen Elizabeth’i batıran
sadece ve sadece kahraman bir neferdir. Adı da kendisi gibi koca olan Havranlı
Koca Seyit. 25 yaşında hayatının baharında Kilitbahir’de ki 28’lik Mecidiye
bataryasında görev yapan 40 kişiden biridir. Güçlü kuvvetli olduğundan ve güreş
tuttuğundan ona bu adı takmışlardır.
18 Mart günü güneş tepeye çıktığında serseri bir mermi bataryanın
cephaneliğini havaya uçurur. Koca Seyit ayıldığında bataryadan geriye
kendisinden hariç iki kişi, mataforası kırılmış bir top ve birkaç gülle
kalmıştır. Queen ise bataryanın ateşini susturmanın verdiği gururla yavaşça
içerilere doğru süzülmektedir. Seyit bir boğaza bakar birde vinci kırılmış topun
yanında “Haydi bizi düşmanın üzerine gönder. Bu senin son şansın.” diye seslenen
276 kiloluk güllelere. Allah’tan yardımını ister ve gülleyi kucakladığı gibi kemiklerindeki
çatırtılarla beraber topun namlusuna sürer. Bu hal tam üç kere devam eder. Üçüncü
atışta Queen zırhlısından yükselen canhıraş feryatlar ve yardım çığlıkları boğazın
çevresini sarmaya başlamıştır bile. Bu atıştaki isabet
düşmanın boğazı geçme ümitlerini Çanakkale’nin soğuk sularına gömmüştür.
Bu ülke her şeyini kaybetse bir tek Mehmetçiği kalsa yine dizlerinin
üzerinde doğrulup kükrer, kalkıp ileri atılır. Çünkü bütün mazimiz, toprağımız,
onun yüreğine istif edilmiştir.
Savaşın kaderini değiştiren hatta denizdeki muharebelerimizin zaferimizle
sonuçlanmasını sağlayan 26 mayın vardır ki onun hikayesi Çanakkale’de ki manevi
yardımın sadece bir örneğidir:
Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa’ya bir gece rüyasında “Denizin
üzerine bak“ denilir. Denizin üzerine bakan Paşa nurlu dalgalar arasında
çiçeklerle bezenmiş Kef ve Vav harflerini görür. Sabah uyandığında gece gördüğü
rüyanın tesirinde olduğu halde tabyaları teftişe çıkarken kızının kabrini
ziyaret eder. Gece rüyasındaki duyduğu sesi burada da duyar. Şöyle diyordur ses
“ Cevat depolardaki 26 mayını denize döşe. Bilesin ki Türkün Türk’ten başka
dostu yoktur. “ Paşa korku ve şaşkınlık içerisindeyken karşısına yüzüne
bakılmayacak kadar nurlu bir pir-i fani çıkar ve sorar:
-- Bir derdin mi var evladım ?
Paşa rüyasını ve duyduğu sesi bir çırpıda anlattığında pir-i faninin
cevabı:
-- “Nur zafer işaretidir. Ebcet hesabında kef harfi 20, vav harfi ise
6’dır. İkisi 26 eder. Sen mayınları boğaza uygun şekilde döşe ve Yaratana sığın
evladım. Allah muvaffakiyetler versin.“ olur.
Cevat Paşa derhal emir vererek depolardaki 26 mayını, boğazdaki Alman
yapımı diğer 377 mayının aksine, kıyıya paralel olarak 7 Mart gecesi Nusret
mayın gemisiyle döşettirir. 18 Mart İrezistibl, Enfeksibl ve Oşin adlı İngiliz
zırhlıları bu mayınlara çarpıp savaş dışı kaldılar. Denizde aldıkları bu
yenilgiden sonra Çanakkale’yi kara savaşlarıyla geçmeye kalkışacak olan düşman
bu sefer denizdeki 26 mayından daha etkili olan Mehmetçiğim imanına çarpacaktır.
Yiğit olmak zordur. Düşmanla savaşırken yiğit olmak daha zordur. Mehmetçik
çoğunluğunu beyni yıkanmış istilacıların oluşturduğu düşmana karşı koyarken, savaş
alanında en büyük yiğitlik olan insanlığını hiçbir zaman unutmamıştır. Canından benzersiz
fedakarlıklar vermiş fakat insanlığından asla. Bilhassa Çanakkale’ye İngiltere ve Fransa’yı
korumaya geldiklerini zanneden ANZAK yani Avustralya ve Yeni Zellandalı askerler
cephede tanıdıkları askerimize karşı büyük bir sevgi ve hayranlıkla ülkelerine dönmüşlerdir.
Onlar dünyanın en ücra köşesinden savaşmaya geldikleri askerlerin,
kendi yarasına ot tıkayıp düşmanının yarasını saran Mehmetçik olduğunu nereden bileceklerdi.
Onlar Balkan savaşında esir düşüp esaretten kurtulduktan sonra
utancından evine kapanıp dışarıya çıkmayan Üsteğmen Sait’e 1. Dünya Savaşı
patlayınca “Sait, haydi... Alnındaki lekeyi temizleme zamanındır. Hiç durmadan
cepheye koş!" diyen kahraman Türk anasını nerden bileceklerdi.
O kahraman ki yaralanan komutanını hastaneye yetiştirdikten sonra “
İbrahim cepheden kaçtı dedirtmem komutanım. Cepheye dönüp arkadaşlarımın yanında
vatanımı kanımın son damlasına kadar korumaya ahdettim. Ne olursunuz bana izin verin de
gideyim.“ diye yalvaracak bir ruha sahiptir.
O askerin “ Hüküm yüce Allah’ındır. “ Diyen 57. Alay komutanı Hüseyin
Avni Bey gibi komutanları vardır. Bunları nereden bileceklerdi. Zaten bilselerdi
vatanlarını bırakıp Türk ile savaş yapmaya gelmezlerdi.
Onların nakkaşı güzeldir.
Onların nakışları da güzeldir.
Onların yiğitçe bakışları, kalbe süzülüp akışları da güzeldir.
Onlar, gökler ölüm indirirken, yer ölüm püskürtürken de güzel kalmayı
becerdiler.
Sen geldin o güzelliğe çattın. Seni Çanakkale’de perişan eden o
güzelliktir. Sana ne çare.
Kahramanlık tadını, rengini, şeklini Mehmetçikten almıştır. Bakışı kahramanlık,
yürüyüşü kahramanlık, türküsü kahramanlıktır Mehmetçiğin.
Mehmetçik ruh mimarımızın bütün çağların gözünü kamaştıracak bir
abidesidir.
Nişanlısının künyesi geldiğinde evine al bayrak çeken Emine’ de ruh
mimarımızın bir abidesidir.
Çerkeş önlerinde cephane ıslanmasın diye çocuğundan esirgediği
battaniyeyi kağnının üzerine seren ana bir abidedir.
Bir öncü müfrezesini takımıyla karşılayan Mehmet Çavuş’ un silahı
kullanılmayacak hale gelmiştir. Ama Mehmet Çavuş toprağını korumaya yeminlidir.
Düşmana taş atmaya başlar ! Tarih onu yazmaya kararlıdır bir kere. Onu hiç
kimsenin indiremeyeceği tahta çıkarmaya kararlıdır. Göğsündeki ve başındaki yaralar
şakır şakır kanarken düşmana attığı taşlar “Allah” diye zikrediyordu.
Şüphesiz sen de bir abidesin.
İan Hamilton’un günlüğüne “İŞTE TÜRKLER GELİYOR... NASIL OLUYOR
BİLMEM... BUNLAR NASIL ASKERDİR... AKLIM ALMIYOR.. “ yazdırtan vatanın tüm
evlatları birer abidedir.
Kısaca Çanakkale baştan sona kadar bir destan bir abidedir. Dünyanın
en kıymetli ve en acıklı destanı. Çünkü orası göklerle yerlerin boğuştuğu
yerdir. Kırkların, yedilerin, cümle pirlerin, yurduna can vermiş eski erlerin
son meydan sayıp da doğrulduğu yerdir.
|
SAYFA TASARIMI ERKANonline'a AİTTİR. 2004©
ERKANonline WAP SİTEMİZ: http://tagtag.com/erkanwap